— Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasındaki stratejik rekabet giderek yirmi birinci yüzyılın Soğuk Savaşı olarak tanımlanıyor. Ancak bu mücadele, yirminci yüzyılı şekillendiren süper güç karşılaşmasından keskin biçimde farklılık gösteriyor.
TD Cowen, günümüzdeki rekabetin kapalı ideolojik bloklar yerine tedarik zincirleri, teknoloji ve ekonomik karşılıklı bağımlılık üzerinden ilerlediğini belirtiyor.
Benzerlikler, mücadelenin yapısında yatıyor. Washington ve Pekin, ortakların oluşturduğu ağlarla desteklenen uzun vadeli bir siyasi, ekonomik ve askeri nüfuz mücadelesi içindeler.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore ile bağlarını derinleştirdi. Silah transferleri, enerji akışları ve çift kullanımlı bileşenler aracılığıyla kalıcı ve giderek daha önemli hale gelen karşılıklı bağımlılıklar yarattı. Soğuk Savaş’ta olduğu gibi, bu ittifak ABD gücüne karşı ortak muhalefetten kaynaklanıyor.
Bununla birlikte, farklılıklar daha çarpıcı. Sovyetler Birliği’nin aksine, Çin malzemelerin küresel işleyicisi ve elektronikten nadir toprak elementlerine kadar kritik malların üretim merkezidir. Ekonomik karşılıklı bağımlılık, geniş çaplı ayrışmayı maliyetli hale getiriyor. Bu durum, ABD-Sovyet karşılaşmasında olmayan bir şekilde politika seçimlerini karmaşıklaştırıyor.
Çin’in stratejisi, çelik, güneş enerjisi ve pil gibi sektörlerde fazla kapasiteyi ihraç etmeye dayanıyor. TD Cowen, kârlılığın pazar payı kazanmanın yanında ikincil öneme sahip olduğunu belirtiyor.
Bu arada, rekabet teknoloji ile de tanımlanıyor. Pekin, yapay zeka, kuantum bilişim, biyoüretim ve temel yarı iletkenler alanlarına büyük yatırımlar yapıyor.
TD Cowen, Çin’in aşırı kapasiteyi stratejik bir araç olarak kullandığı konusunda uyarıyor. Ayrıca ABD yaptırımlarını etkisizleştirmek ve dolara maruz kalmayı azaltmak için paralel finansal ve teknolojik sistemler kurduğunu belirtiyor.
İttifaklar da farklılık gösteriyor. Soğuk Savaş blokları ideoloji ile bağlıydı. Bugünün ittifakları ise pragmatik ve işlemseldir. Çin’in ortakları, ortak bir doktrin nedeniyle değil, ABD’yi çıkarlarını kısıtlayıcı olarak gördükleri için işbirliği yapıyor. Kapasite transferleri ve ekonomik destekle güçlendirilen bu ilişkileri çözmek daha zor.
Rekabette net bir çevreleme çerçevesi yok. Amerika Birleşik Devletleri, Çin’in uzun vadeli endüstriyel planlamasına ve sürdürülebilir yatırım döngülerine ayak uydurmakta zorlanıyor. Çin ise stratejik sektörlerde hakimiyet kurmaya odaklanıyor. Ekonomik kaldıraç ve Asya’daki aşamalı eylemlerle doğrudan çatışmayı tetiklemeden dengeyi değiştirmeye çalışıyor.
Sonuç olarak, bu mücadele ölçek bakımından Soğuk Savaş’a benziyor ancak yapı olarak farklı. Karşılıklı bağımlılık, teknoloji ve asimetrik araçlar bu aşamayı tanımlıyor. Bu durum rekabeti daha karmaşık ve potansiyel olarak daha değişken hale getiriyor.
